Tuesday, August 25, 2009
Sorhan
Tekrar: "İBDA-C" terkibindeki "C", askeri bir anlamdan ZİYADE, evvelindekinden -"İBDA"- anlaşılarak ortaya konulanı işaret eder; İbda anlayışını benimseyen, benimsediği anda "C"dir, bu ister tek kişiliktir, ister dostlarını bulduğu anda birçok kişiden oluşan bir "birlik" hâlindeki "C"dir ve faaliyet alanının seçimleri de "keyiflerince"dir. "C"nin bu şekildeki tezahürü ve inşaı, -her anlamda ve HER YERDEN gelebilecek olan- "provokatif" gelişmeleri, elbette engellemeyemez fakat teşhis ve tesbit eder. İbda'nın bugüne kadar TEMİZ ve LEKESİZ olarak gelebilmesinin en önemli sebeblerinden birisidir "C"! Bunun hemen yanında ve ayrılmaz parça da, Anlayış'ın, tabiatiyle hemen ilk elde muhatabına verdiği hem fikrî hem de şahsî AHLÂK'dır. İbda bağlılarının "hâdiselere" olduğu kadar kişisel hayatlarında kendilerine yön veren, bunlardır. Bu sebebledir ki, bu Hareketin içinden, ister İslâmî, ister laik, iste milliyetçi siyasetlerin içinden çıktığını gazetelerde, televizyonlarda gördüğümüz, meselâ, dernek-vakıf kurarak buralardan elde edilen varidatı kendi şirketlerine aktaranlar, özendiği çevrelere yaranmak için "başı açık hanımlarla" evlenenler, ihaleler alarak kendilerini "satılık"a çıkaranlar, hotumculukla yaftalananlar, Avrupa memleketlerinde bekleyen dosyaları ile uyuşturucu kaçakçılığı ithamına maruz kalanlar, velhasıl "yüz kızartıcı suç" işleyenler BULUNMAZ!
Niye? "C" esprisi, bunları (sadece maişet ile alakalı değil siyasi olarak hatalı veya yanlış anlayış ortaya koyanları), bu fiilleri işleyenleri, sadece kendi çıkarını-menfaatini düşünebilecek kadar egoist olanları İbda çatısı altında bulunmasını engelleyici bir "teşhis aleti"dir!
Gazetelerde Ergenekon meselesi ile alakalı olarak birtakım yazılar çıkartılıyor bazen; buna göre "İBDA-C"nin de Ergenekonla ilişkileri varmış!!! Bu sayfalarda Ergenekon meselesi ile alakalı olarak neler yazdığımızı okumuyorlar diyelim ama bu iğrenç karalamaları kaleme aldıranlar bilmiyorlar mı, bizim bu Rejimle, Ergenekon ile aramızda KAN VAR! İki şehidimiz var cezaevlerinde, Ergenekon'un doludizgin olduğu dönemlerde verdiğimiz mücadeleden! 3000 askeri üzerimize imha edilmemiz için Metris ve Bandırma Cezaevlerinde gönderen, ama bunu beceremeyen, beceremeyince bizleri cezaevlerinde ağır koşullara mahkûm eden, Salih Mirzabeyoğlu'nu 10 senedir "Kemalist ideolojiyi kurmasi için" beyin kontrolu işkencesine tutanlarla; ismimizi, Ergenekon denilen din ve vatan hainleri ile "işbirliği yapanlar" arasında göstermek alçaklığında bulunanlar, önce kendilerine baksınlar! Biz, lekesiziz! Kalem oynattıkları gazetelerin "patron"larına, maaşlarını veren adamlar hakkında ortaya atılan bilgilere, belgelere baksınlar önce! O şirketler, o gazeteler, o holdingler nasıl kuruldu, anlattırmasınlar bize! Buradan diyoruz ki, kendi aranızdaki (ve netice olarak "anlaşma" ile bitirileceği aşikâr) kavganıza adımızı, ismimizi, zikrimizi KARIŞTIRMAYIN! Sizin kavganızda taraf DEĞİLİZ! Zorunlu bu satırlardan sonra "mukaddime"ye başlayalım!
•
At izi iti izine karışınca, sapla samanı karıştırıp üç köfteyi beş kuruşa yeme uyanıklığını göstermek isteyen, milleti kendi gibi "sersem" sananlar, "iktidar" sahibi olduğunu ancak "el ile istimna" ile gösterebilecek "kadar" erkek olanların, "malum fiil"i gerçekleştirirkenki iştahlarına benzer ne mal olduğunu belli eden çığlıklara! misâl yazılarla ortaya çıkıyorlar. Ve ne gariptir ki bunları yapanlar "kefere" takımının, Taraf'ın, Birgün'ün "elemanları" değil, "bizim mahalle"nin teyze-adamları!
Şimdi malum Ergenekon Terör Örgütü iddiasiyle devam eden bir mahkeme, devam eden gözaltılar, bunlarla birlikte ele geçirilen belgeler, evraklar, teknik takib ile elde edilen bir sürü ses ve görüntü kaydı mevcut; insan(ımızın) "röntgenci" tarafına oynanarak, iddianameden, iddianamedeki sorulara verilen cevablardan ziyade, ilgili ilgisiz kaydı yapılmış bulunan (meselâ, merhum bir siyasetçinin oğlu ile, kendisinin de yargılandığı davanın bir başka sanığı ile evlenen svastika'lı gazeteci kadın arasındaki bir ses kaydında, "grub yapmalıyız... azdım.." gibi konuşmaların medyaya "servis" edilmesinin dava ile ne ilgisi olabilir? "Grub seks" yapacaklarsa, eğer bu suçsa, iş üstünde basar "grub" olarak içeri tıkarsın; ama bu insan "grub"dan değil "darbecilik"den yargılanıyorlar ve hatta o eski siyasetçinin oğlu hiçbirşeyden yargılanmıyor! O hâlde? "Bugun ona, yarın SANA!") ses ve video dosyaları devamlı olarak servis ediliyor ve "ortam" oluşturuluyor. Tabiî bu dosyalar, karşıtlarının kendilerine verdikleri isimle "yandaş medya yazarlarınca" da köşelerinde "makale" konusu oluyor. Bazen de esprili yazı yazmak için olmadık sahneler hayalden uydurularak millet etkilenmeye çalışılıyor.
Bunlardan birisi de 29 Temmuz 2009 tarihli Zaman'da A. Turan Alkan tarafından "Dünya Hilafet Devletini nasıl kurduk?" başlığı altında kaleme alınmış. Malum, yazının yayınlandığı günlerde altı şehrimizde yapılan polis baskınları ile "Hizbut-tahrir Örgütü" iddiasiyle 100 civarında insan gözaltına alınmış, sansasyonel büyük eylemler yapacakları iddiası gazetelere zanlılar savcılığa çıkarılacakları gün sızdırılmış ve fakat ne garibtir ki, Ankara’da üç-beş kişi hariç, hatta Bursa'da Emniyet binası önündeki arbedeye rağmen gözaltına alınanların hepsi serbest bırakılmıştır! "Hizbut-tahrir"in yayın organı "Köklü Değişim Dergisi"nden operasyonlar gerçekleşirken yapılan açıklamada, "birkaç gün sonrası için salonu da kiralanmış bir toplantının yapılmasının planlandığını, fakar Valilik'in buna izin vermediğini ve tam o esnada da gözaltıların olduğunu" beyan etmişlerdir; toplantının ise, dünya Hizbut-tahrir örgütünün bu hafta içinde her ülkede yapmayı planladığı resmi başvurulu siyasi toplantılar silsilesinin Türkiye’deki faaliyeti olacağını da söyleyip, durumu kamuoyuna açıklamışlardır.
Şimdi Hizbut-tahrir'in savunması değil derdimiz; siyasî, itikadî birtakım meselelerde çok farklı bakışlara sahib olduğumuz bellidir zaten; mesele-sorun, "yandaş medya" denilen grubun kendi karşıtı HERKES VE HERŞEYE karşı İLKESİZ, BARBAR bir saldırısını tesbit ve teşhis! Ergenekon isimli dava sebebiyle içeri tıkılan veya gözaltına alınan veyahut alınmayı bekleyenlerin ekserisi, Kemalist, Ulusalcı ve elbette bunlar ellerine fırsat geçse İslâmî ve müslümanları yeryüzünden silecek tipler; normal olarak, bunların, demokratik bir idare içinde bulunmamaları, yazdıkları ve planladıklarından ötürü derdest edilmeleri gereklidir, ki Ergenekon isimli davanın, (madem demokratik bir idarede yaşıyoruz!) bu anti-demokratik ve fazlasiyle oligarşik kitleyi muhakemeye çekmesine -bizim gibi!- "normal adli fonksiyon" göziyle bakarak sessizlik içinde karşılamak başka birşey, "memlekete demokrasiyi ve özgürlükleri yaygınlaştırmanın önündeki darbeci zihniyetin derdest edilmesi" diyerek bu davadan memleket ve müslümanlar hayrına birşeyler çıkacağını zannetmek ve en önemlisi ZANNETTİRMEK bambaşka birşey! Birincisi saflık, ikincisi ise saflığından dolayı ise ahmaklık, değilse İHANETDİR!
Bunun böyle olduğu, bahsettiğimiz yazıda (ve o grubun yazdıklarında) oldukça aşikâr bir şekilde ortaya çıkıyor. A.Turan Alkan'ın yazdığı yazıda, "Hilafet isteyenlerin", üç-beş kişi olduklarından dem vurması bir yana "Hilafet" mevzusunun ve bunu isteyenlerin "karikatürleştirilmesi" ve arkalarında İsrail'in olduğunu iddia etmek gibi, müslümanca bir "anlayış"a sığmayan ifadeler mevcut. Kendi hâllerinde İslâm'ı karikatürleştiren, "istihza" ile bakılmasına sebeb olanlar (kafasına "Barby Bebek", odasına Atatürk resmi asan, jet-sky meraklıları meselâ!), "Hilafet" deyip de bunu sadece "kurum" olarak düşünen, düşündüğü de sadece "Hilafet istemek" olan, ideolojik bir altyapısı olmayanlar elbette mevcut; Zaman gibi "nur kökenli" bir gazetede kalem oynatan birinin, belki Cumhuriyet gazetesinde görülmesi normal karşılanması gereken müslümanca hassasiyet ve ahlâkdan yoksun bir yazıyı kaleme alması, buna bir de -boşanıp tekrar evlenen, teknoloji delisi- Ertuğrul Özkök kopyası genel yayın yönetmenin onay vermesi apayrı bir mesele! Bir, sorun!
Şu yazdığı iğrençliğe bir bakın:
"- Senin aklım ermez oğlum; bak kapatıyorum, harçlığınız var mı harçlığınız? Bugünlerde bir iki eylem patlatmamız lazım, arkadaşların moralini yüksek tutun. Seneye kalmaz kuruyoruz Dünya Hilafet Devleti'ni. Seni de Ümraniye sorumlusu yapıyoruz ha; konuştum merkezle, tamamdır dediler, ona göre...
- Abi büyüksün; ellerinden öperim abi; ben şimdi bir koşu pankartçıya gidiyorum hemen..."
Burdaki "merkez", "karanlık bir servis" ve "ülkesi" elbette; bu da tahminen, bu yazıyla aynı minvalde aynı gün ortaya çıkan, polis tarafından servis edildiği besbelli "teknik takib" kayıtlarına göre, (aşağıda bahsedeceğimiz sorumlu yazarın yazdıklarına göre de) İsrail; Zaman'daki habere göre, Hizbut-tahrir'in "beyni" olan kişi İsrail'den talimatları veriyormuş ve "İsrail'in Hilafeti getirmek isteyen bir kişiye müsaade vermesinin ilginç olduğu da" belliymiş!
Bu "ilginç"lik üzerinden gidelim o hâlde; Fetullah Gülen'in oturma süresi bitmesine rağmen ABD'de oturmasına izin verenler, onu ta buradan "kaçışı"nda kabul edenler, ardından oturma vizesi için dilekçeye imza atanlar arasında kaç tane CIA çalışanı, İsrail'li, musevi, Evanjelik mevcut? "İlginç" değil mi bu? Buradaki Musevi Cemaati devamlı hayr-hah bir şekilde FG'yi yadeder, öldürülen Üzeyir Garih devamlı Stv'de boy gösterir, Mossad'ın Türkiye Şefi olduğuna dair bir sürü iddiaya muhatab Kamhi ailesiyle "gül gibi geçinirken", bir başkasının aynı şekilde olup olmadığı da meçhul ilişkisine "ilginç" demek en basitinden "yavuz hırsızlık"dır, ayıptır! Suratı kızarır insanın; normal olarak!
Yazı o kadar iğrenç ki, bir kaç dünyevi ("harçlık") ve dini ("Hilafet'in Ümraniye sorumlusu") menfaat karşılığı insanların aldatılarak (veya kandırılarak) n'idüğü belirsiz "merkez"ler için kullanıldığı (aslında bu da insanımıza hakaretdir; menfaat karşılığı herşeyi yapmaya hazır egoistler olarak tasvir ediliyorlar; demek ki herkesi kendi gibi görenlerden bu yazar, Akif'in dediği gibi!) iddia ediliyor Alkan tarafından; bu, müslüman hassasiyetinden zerre kadar pay almamış olan adama, "gazetenin imamı" Ahmed Şahin'e bir uğramasını, ona "abileri... abi evlerini... gurbetdeki alp-erenleri... mahalle ve semt sorumlularını" sormasını, (isterse biz de anlatırız, hatta "Ümraniye sorumlusu"nu bile söyleriz, olmadı Merter'e kadar uzanır, Güllü'deki "salı toplantıları"ndan bahsederek "aydınlatabiliriz" de!) ondan sonra "dinî ve dünyevî menfaatlerle insanların aldatılmasından" bahsetmesini tavsiye ederiz ama hiç mi hiç tavsiye alacak bir surat gözükmüyor köşesindeki foto'sundan! Veya -artık tekrarlana tekrarlana ezberlenen- şu yazdığın gazetenin GERÇEK ABONE sayısını, parasını bilfiil kendi ödeyerek abone olanların kaç kişi olduğunu öğrenmesini, hayali rakamlarla abartılmış tiraja bakıp "hocfendinin tesiri ne kadar büyük" diye kendi kendine "istimna" yapmamasını ve böyle yazılar yazarak da havalanmamasını, tavsiye ederiz! (Yoksa, entel genel yayın yönetmenine mi inanıyorsun, verdiği abone rakamlarını "gerçek" mi sanıyorsun? Kanıtlamak o kadar kolay ki "sahte abone" varlığını!)
[Menfaat mi dediniz! 28 Şubat sürecinde kim Çevik Bir'lere yalvar yakar oldu? Kim "yıkama-yağlama edebiyatı" yaptı? Kim -daha geçtiğimiz senelerde- üç-beş "salçacı şakird" ile İsmailağa'nın "Merkezi"ni "abluka" altına almaya kalkışıp, "cemaat-cemiyet"den hastanelere devamlı yatırtarak "lanetli işleri" yapmaya kalkıştı? Kim, o "Merkez"in ağzından çıkmayan kelimeleri, O'nunmuş gibi gazetelerinin manşetinden vererek "psikolojik harekât" yapmaya kalkıştı? Kim O'nu Fatih'den uzak yerlere "abluka" altında götürüp getirerek, oranın dışında bir yerlerde "mesken" tutmaya alıştırmaya çalıştı? Kim? Ve neden? Yunanistan'da açılacak bir "Türk okulu" karşılığı Heybeliada'daki "papaz mektebi"ni açma sözü verilerek "anlaşma" yapılan "fesad ocağı"nın bundaki tesiri ne olabilir acaba? "Fesad ocağı"nın tam tepesinde bir kılıç gibi dikilen kurs binaları orda olmasa, Fatih'in ne hâle geleceğini hiç düşündün mü ve hadiselere bu gözle baktın mı hassasiyetsiz? (Zaman'in ve genel yayın yönetmeninin neredeyse partneri olacak Hürriyet ve Ertuğrul Özkök'ün "esas patronu"nun Rahmi Koç olduğuna dair iddialar ile, Koç'ların Patrik'in elini öpüp durması?!)]
Alkan bunları yazarken, gazetenin idarecilerinden Mehmet Kamış, "Hizbüttahrir Tiyatro A.Ş." isimli yazısiyle "sirkatin söyleme..." fiilini gerçekleştiriyor! "Tarih boyunca "şeriat isteriz, hilafet isteriz" diyen her çıkış sadece provokasyon ihtiva ediyordu" denilen (o hâlde, Abdulhamid Han'a "şeriat ve hilafet" teklifinde bulunan, FG'nin "öncülü" Afgani'ye nasıl baktığını da bir söylesene?) yazısında, "Neredeyse yüzyıldır "şeriat isteriz" oyunu oynanıyor bu ülkede. Ceberrut bir yönetim ile ülkeyi yönetmek isteyenler, önce elebaşları tiyatrocu olan "şeriat isteriz"ci toplulukları ortaya döküyordu. Ama işler bugün eskisi gibi kolay olmuyor. Bugün bu şeriat isteyen tiyatrocuların bağlantıları çok daha kolay çözülüyor. Hizbuttahrir örgütünün Ergenekon ve İsrail bağlantıları teknolojinin sunduğu imkânlarla bütün çıplaklığı ile göz önüne döküldü... Korkarım bundan sonra bu ülkede psikolojik harb uygulamak isteyenlerin işleri hiç de kolay olmayacak. Her şeyden önce... teknolojik imkânla... suçları anında deşifre eden bir emniyet teşkilâtı var. Hem daha önemlisi, davalara bakan hâkim ve savcıların HSYK operasyonu ile görevden uzaklaştırılması da mümkün görünmüyor. Çünkü bundan sonra bütün kamuoyunun gözü HSYK'nın üzerinde ve atamalarında olacak. Türkiye hızla çağdaş, demokratik bir ülke haline geliyor. Psikolojik harp çetelerinin bu ülkede işleri çok zor artık." diyor.
Kendi yazısının, gazetesinin ve Stv'nin tüm yaptığının en acımasızından "psikolojik harb" olduğunu bir kenara koyalım, kendi yazarı Alkan'ın insanımızı "dinî ve dünyevî menfaat karşılığı herşeyi yapan egoistler" olarak zımmen yaftaladığı ortadayken, psikolojik harbe gerek yok ki, üç-beş lira zam, bir kaç çuval kömür, poşetlerle gıda yardımı ile "egoist insanımız" hemen "vatanı satar" zaten! Teknik takib ile kimlerin kimleri dinlediği ve hep "papaz pilav yemez" atasözünü hatırlatır günlerin gelebileceği ayrı mesele, teknolojik kanıtların "kanıt" olabilme durumları da apayrı mesele olarak orada dursun, "tiyatrocu" olarak özellikle bir "hocfendinin" Sultanahmet Camii vaazını dinlemesini tavsiye ederiz, meselâ "oyun" görmek istiyorsa! Kamış'ın yazısında belki bilerek belki -çok kuvvetli ihtimâl- bilmeyerek bir gerçek kapalı olarak ifade ediliyor: Bürokrasi ve Emniyet içinde artık büyük ölçüde yapılanmışlar! Daha bir kaç ay evvel, "kanunî hiçbir zorlaması olmayan kurum" diye yaftaladıkları HSYK'nın "önünü kestikleri"nden "kamuoyunun takibi" altında kalacağından bahsediyor ki, bu da bir "psikolojik harb tatbiki"; HSYK'nın belini kıramadıklarının ayan ve beyanı, toplantının hemen ardından Bakan ve Müşteşarı hariç sekiz üyesinin toplu açıklamada bulunarak ateş püskürmesidir; aynı Anayasa Mahkemesi'ndeki durum gibidir halleri: Başkanı ele geçirilmiş olsa da (tabiî ki o başkan "malum sebebden" elleri ayaklari bağlı durumda!) ekseriyet "karşı tarafda!"
Aslında bu durum, M. Kamış'ın "Türkiye hızla çağdaş, demokratik bir ülke hâline geliyor" lafının aksine, hızla kutuplaşıyor, hızla "adamına göre muamelecilik artıyor", hızla Devlet çarkı "parçalanıyor", deme hakkını veriyor! Bunların yöntemleri oldukça "tanıdık": Bürokrasiyi ele geçirmek, sızmak, bunun için her türlü yola (şantaj da dahil!) başvurmak, polisi kuvvetlendirmek, askeri güçlere polis kozunu oynamak, eldeki güçle rakiblerin her hareketini (kanunî-gayri kanunî teknik takible) gözlemek vs. Furkan'da hep söylediğimiz gibi, Ergenekon mevzusunun memleketimizde yaşayanların "arzusu" ile yapılıyor olması gibi bir durum sözkonusu değil. Sadece şunca senedir ülkeyi yöneten, millete hayatı zehir eden yönetimin, "yeni dünya düzeni"ne uyum sağlayamaması, direnmesi, yöntemlerini değiştirmemekde ayak sürmesi üzerine, gelenlere "demokratik kahramanlar" nişanı verecek şekilde rezilane bir biçimde "tasfiyesi" sözkonusu; kuralsız, kuralların kendine göre tatbik edildiği, halkın çıkarını-menfaatini değil, kendi "iktidarlarını" düşünen iki grubun kavgası! Bu iki grubun kavgası, olur ya birinden birinin başarısı ile neticelenir, Ergenekon'dan ötürü içeri tıktıkları, ordan çıkıp durumlarını düzeltirlerse ülke mezbahaneye dönecektir kuşkusuz, öteki ekip kazanırsa da tıpkı birbirlerini de fişleyen, dosyalayan Gestapo-Nazi'ler gibi -M. Kamış'ın övünüp durduğu teşkilâtla!- tam bir polis devletine! Bugün dinlemeler ile geçirilen bilgilerin "yarın" nasıl kullanılacağından kim, nasıl emin olabilir?
M.Kamış ne diyordu, "ülke hızla çağdaş demokratik bir ülke hâline geliyor", niye? Çünkü, "çağdaşlığın ve demokratikleşmenin" önündeki "engeller" kaldırılıyor bu operasyonlar ile! Geriye doğru bakmasını, şöyle bir 10- 15 yıl geriye doğru kendi yayınını-gazetesini kontrol etmesini tavsiye ediyoruz! (O kadar çok tavsiye verdik ki, birine uysa kurtulur!) Bugün darbecilerin yargılanmasını, "devletlu zihniyetin yıkılmasını", "Kürt sorununda açılımı", özgürleşmeyi savunanlar 12 Eylül'ün "Beşibiryerde"sine "alpaslan mizaçlı" diye salya sümük "yağcılık" yapmışlar mıdır? Başörtüsü mücadelesinde (80'lerin sonu, 90'ların başı) "başınızdaki habeşli bir köle olsa da uyunuz" diyerek "efendisinin sesi"ni oynamışlar mıdır? (26 Kasım 1989 günü İzmir Hisar Camii’nde ve otuz beş camide birden yayınlanan vaazında, başörtüsü eylemini eleştirerek, "bunun arkasında dinsizlerin ve komünistlerin olduğunu" söyleyerek "devlete itaat", yani 12 Eylül Faşizmine itaat isteyenler kimdi?)Susurluk için söylenenleri "devleti komünist taktiklerle yıpratmaya çalışıyorlar" denmiş midir? 92-95 yıllarında "faili meçhuller" hakkında yapılan yayınları "bölücülerin tahrikleri" diye nitelemişler midir? 28 Şubatçılara selam çakmışlar mıdır? Faili meçhullerin beyinlerini kendi gazetelerinde yazar olarak barındırmışlar mıdır? Dün terörist dedikleri, "bölücü" dedikleri ile bugün oturup konuşmaya ve suçu da "Ergenekonculara" atma faaliyeti başlamış mıdır? Bu (ve benzeri nice soruların) cevablarını verin önce ki, ardından söylediklerinizi, "bunlar yanar döner, rüzgar gülü" demeyelim ve karikatürize ederek yazdıklarınızı değerlendirme kıstasları elde edelim!
"Demokratikleşme" mi diyorsunuz, "ülke hızla çağdaşlaşıyor" mu diyorsunuz, 15 sene oldu, "CUMHURBAŞKANINA AÇIK MEKTUB" yazdık, posta ile de gönderdik, Salih Mirzabeyoğlu'nun Telegram metoduyla işkenceye tabi tutulduğunu söyledik, bugün gazete manşetlerinizde Ergenekon sanığı ile "çay içti" yollu basitliklerle yerlebir etmeye çalıştığınız Ali Suat Ertosun'un idaresindeki Cezevleri idaresinin buna çanak tuttuğundan bahsettik, bilgi verdik, daha da verebiliriz dedik ve bilgi istedik, bu ülkede "dilekçe hakkı" vardır, dilekçeye menfî veya müsbet bir cevab verme zorunluluğu vardır, 1,5 senedir tek satırlık bir cevab alamadık ve Telegram hâlâ devam ediyor! Bize cevab verilmediği, orada Telegram işkencesi devam ettiği müddetçe bu ülkede "hızla çağdaşlaşma, demokratikleşme olduğu" iddiası bizi ve halkı aldatmak olarak anlamlanacaktır sadece! Çağdaşlaşma ve demokratikleşme mi? A. Suat Ertosun yönetiminde İBDA ve sol siyaset tutsaklarına karşı yapılan "NOEL BABA ve HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONLARINI"n gerçek yüzünü ortaya koyun! Bize, İbda'ya karşı yapılan operasyonun isminin "Noel Baba Operasyonu" olmasının, saldıran zihniyetin bize nasıl bir istihza ve hangi kaynaktan beslenen bir anlayışa sahib olduğunu ortaya koyması bir yana, yukarıda bahsettiğimiz A. Turan Alkan'ın yazısiyle olan "istihza anlayışı" paralelliğine de bir bakın!
Hilafet isteyenler, "merkez"in menfaatçileriymiş!!! Ülkemiz, hızla çağdaşlaşıyor, demokratikleşiyormuş!
Çağdaşlaşmayı, "sonradan görmelik ve 'aşağılık' psikolojisi" ile, kendi memleketinde, Ergenekoncularla nasıl içli-dışlı olduğu belli Türkcell'in görüntülü telefonunu yayın kurulu toplantısında kullanarak ve utanmadan bir de bunu gazetesinde yayınlayarak, mahalleye ilk defa gelen siyah-beyaz tv'yi ağzı açık ayran delisi gibi seyredenlere benzer sahnelere bakarak "teknolojik gösteri" olarak değerlendirenlerin ve idare ettiklerinin, bu memlekete zerre kadar hayrı olamaz!
Demokratikleşiyormuş!
NFK ile başlayan bir mücadele, 40 seneye yaklaşan bir süreçle, "devletlülere" hiçbir zaman prim vermeden, "statüko"ya veya "yeni statükoya" yanaşmadan sürüyor. Ülkenin "bu günkü" durumunda, "liberallerin" değil, terörist denilen BİZLERİN mücadelesinin payı vardır, liberal-yumoş sürüsü ancak parsa avcısıdır! Bu açıdan, bu ülke ilerliyor-hızlanıyor laflarına gerek yok!
Psikolojik Harb mi?
12 Eylül Cuntasına nasıl karşı durduysak, 28 Şubatçıları nasıl engellediysek, Darbecileri de "diğerlerini" de Allahın izniyle durduruz! BİZ ne istersek o olur bu ülkede! İstediğimiz, ÖNCELİKLE, Salih Mirzabeyoğlu'nun EMNİYETİDİR! İŞKENCENİN SON BULMASIDIR! Bu olmazsa, bu ülkede hiçbirşey olmaz!
Sözümüz, budur!
Not: İstihza ile baktıkları "Hilafetçiler", hiç değilse laf da bile olsa dini bir şey istiyorlar, bir isteklerini, gayelerini açıklıyorlar, şu veya bu şekilde müslümanlıkla ilişkilerini ortaya koyuyorlar. Ya bunlara istihza ile bakanlar? "Demokratikleşme!" Bu mu? "Kürt" olduğu için Said Nursi Hazretlerine bile kötü gözle baktığını uzak durduğunu söyleyen adamın gazetesi, bugün Erbil'de "Kürt Konferansı" tertibleyip, Irak'ın üçe parçalanmasının "aleti" olabiliyorsa, aynı günkü gazetede "gazetenin imamı" olan zat "bizde ya hep ya hiç yoktur, bir yerden başlamak lâzım" gibi hem o lafı anlamadığını (imam efendi, sen o düsturu şiar edinirsin ve o şiarla işe başlarsın, yaptığın "hep"indir senin, bunu da mı anlamıyorsun?) hem de ne derece akılsız olduğunu ortaya koyabiliyorsa, bunların yaptıkları, "sürünmek"dir, "merkez"in isteklerini "safha safha" yapmaktır, yani n'idüğü belirsiz "çağdaşlaşma"dır. Hayrlı olsun!
Bu yazı, Furkan Dergisi'nin web sayfasinda yayınlanmıştır.
Wednesday, January 07, 2009
Genel Manzara
Kutsal topraklarımızı işbirlikçileri eliyle 1948’den beri işgal eden Siyonist devlet, sekiz günlük hava saldırısından sonra Filistin Devleti topraklarına tecavüz ederek Gazze’yi işgale cüret etmişdir. Gelen haberlere göre, HAMAS bu işgale karşı mukavemete başlamış, elinde teknoloji ile “bağlı” olmayan silahlar vasıtasıyle, tamamen insani çaba ve cehde bağlı taktik hamleler ortaya koyarak, işgalci siyonistleri darbelemeye başlamıştır.
HAMAS’in tankı ve uçağı olmadığından, mukavemetini sokak harbi esprisi içinde inşaa etmesinden ve herbir sokağı en ağır bedel karşılığı teslim etmesinden daha tabii bir hal olamaz; umulur ki, zırhlı araçlar ve uçakların bombalaması ile işgalciler, Gazze’nin her bir yerine ulaşabilir, mümkündür, fakat, o zırhlı araçlardan dışarıya çıktıkları an karşılacakları taarruzu karşılayabilecek bir “ruh durumu”na sahip olmalarına imkan vermiyoruz. Bugünkü (6 Ocak) çatışmalar esnasında –haber bu sekliyle doğru ise eğer- işgalcilerin kendi askerlerinin bulunduklari binayi tank atışıyla yıkmalariyle en az 5 ölü, 30 kadar da yaralının ortaya çıkması, “ruhi durum”larını ortaya koymaktadır: Son teknoloji ve gece görüş dürbünleri ile teçhizatlanmış işgalcilerin, kendi elemanlarının hangi noktada nerde olduğunu bilememelerine imkan var midir, elbette yoktur, fakat dört bir yandan sıkıştırılmış, herbir tarafdan üzerlerine mermi ve roket yağıyorsa, işte o zaman, hedef gözetmeksizin ateşe başlanır ki, bu, “panik” alemetidir! İşte o panikle de kendi adamlarını öldürmek “basit” işdir! İşte “ruh halleri” bu!
İşgalin başlamasının haber alınmasıyle, ülkemizde gece gündüz oldu ve insanlar sokaklara dökülüp, Siyonist devletin konsolosluklarının etrafında toplanmaya başladı. Cumartesi ve Pazar devam eden bu hareketlilik, elbetteki Filistindeki muhariplere güç ve şevk vermişdir; dünyanın herhangi bir yerindeki, kapı komşusu Mısır’daki gösteriler bile, Anadolu kıtasındaki eylemlerin gerisinde kalmıştir “kudreti” ve “tesiri” sebebiyle Gazzelilere! Burası, Anadolu; burası, 1000 senelik İslam hakimiyetinin merkezi toprağı!
AKP ve İran Kurnazlığı
TC Devleti, Başbakanı ve Cumhurbaşkanı ile birlikte toplantılar tertip etmiş, “duruma çare” bulmaya çalışmış, Başbakan RTE, Ortadoğu turuna çıkmış, başdanışmanı Ahmed Davudoğlu da Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin özel isteğiyle, onunla birlikte Suriye ziyaretine katılmışdır. Başbakan RTE, Siyonist devletin işgaliyle alakalı olarak, çok ağır sözler sarfetmis, “İsrail, teklifimizi cevaplayacağını söyledi ama hala dönmedi” diyerek de onu yalana sarılmak, barışdan kaçmak ve TC’yi kaale almamakla suçlamıştır. Siyonist devletin veremediği cevabı Jerusalem Post gazetesi vermiş ve “siz kuzey Irak’ı bombalıyorsunuz, biz de Gazzeyi, ne fark var?” diye yazmış ve TC’yi “yumusak karnı”ndan vurmuştur. Bunu yanında, batılı devletlerin “savunma maksadlı savaş” diyerek maskelemeye çalıştıkları vahşi saldırıya karşı tavır almamaları, Birleşmis Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Çin ve Rusya dahil üyelerinin bir kınama bile kaleme alamamalarının da üzerini çizmek gerekir, gerekirse eger!
İran ise, herzamanki “Fars kurnazli”ğiyle hareket etmiş ve “cazgırlığa” başlamıştır. Bu İran, Filistin’in hamisi Saddam Hüseyin, Siyonistlere karşı direnirken, boynuna ip geçirilip şehid edilirken neredeydi? Bu İran, bilmiyor mu, Saddam Hüseyin, Filistini hakiki olarak destekleyen tek devlet başkanı idi! O, “ümmetin yetimleri”nin, ümmetin namusunun bekçiliğini yaptığını biliyor, eğer Filistin ve Irak ayakda durursa siyonizmin emellerinin gerçekleşmesinin engelleneceğini görüyordu, bunun için de direnişe –kim olduğuna bakmadan- her türlü desteği veriyordu; fakat, İran’ın desteğiyle Saddam Hüseyin devrildikten sonra, Irak’a ne olduğuna bakmak ve buna bakarak da Filistin’de ne yapılmak istendiğini görmek gerekiyor! Filistin de tamamen parçalanmak, olmazsa işgal altında tutulmak isteniyor ve bağımsız Filistin Devleti böylece yok edilmek isteniyor, bunu görmek gerekiyor! Ve bunun arkasındaki güç, biri Siyonist devlet ise, diğeri de Irak’ı parçalatan İran’dır!
Şimdi gazetelerde okuyoruz, “Tahran havalimanında 70 bin ögrenci Gazzeye gitmek icin kuyruğa girdi!” gibi tamamen kurmaca, sahtekar, gercekdışı, ajitatif haberleri; sormak gerekir, sen, İran, Lübnan Hizbullahı İsraille muharebe ederken bile kılını kıpırdatmadın, sadece laf yaptın da, tamamen sünni bir direnis hareketinin mukavemetine hem de Şii “öğrencileri” nasıl göndereceksin ve buna hangi “sünni” inanır?!
İran bu iken, İstanbuldaki gösterilerde, İran Cunhurbaşkanı Ahmedinejat’in (ve Hizbullah Lübnan liderlerinin) posterlerinin, “ümmetin tek ümidisin” gibi herzeler eşliğinde taşınması, iki kelimeyle öküzlük ve hainlikdir! İran, tarihin hiçbir devrinde “ümmetin ümidi” olmamış, bilakis devamlı “çıbanbaşı” olmuştur; bunu bırakıp, “şimdiki İran”i kaale alırsak eğer o zamanda en yakın “vukuatı” olarak bahsettiğimiz Irak ihanetini görürüz! Bu posterleri taşıyanlar, “durumdan vazife çıkarıcı şirin tipler”den başkaları değillerdir ve Anadolu insanının “iyiniyetini” istismar etmektedirler ve elbette ellerine geçecek olan sadece o posterleri taşımak olacakdır!
Gösterilerdeki Hedefsizlik
Gösteriler üzerine konuşmak da gerekiyor...
Saadet Partisinin Pazar günü İstanbulda miting yapacağını bile bile, bazı derneklerin insanımızı Taksim’e çagırmaları, “bölücülük” olarak da değerlendirilebilir; bu grubların, “özgürlükçü... sivil toplumcu” sloganları devamli kullanmaları ve özellikle AKP’ye karşı “sessiz” durmaları, Saadet Partisi mitingine rağmen aynı gün, farklı yerde farklı bir saatde eylem yapmalarını, SP’ye bir “darbe” olarak değerlendirmek gerekir. Keza, bu derneklerin gösterilerinde bahsettiğimiz posterlerin ve dövizlerin taşınması, bu darbe’nin “zihniyetini” de ifşa eder!
Gösteriler esnasında atılan sloganların, tabii olarak Siyonist devlete yönelmesi normal olsa da, TC devleti ve hükümetini ZORLAYICI bir ciheti olmaması da, dikkate değer... Bu gösteriler Filistinde, Gazze’de yapılmıyor, yapılan yer Anadolu ve tabii olarak da HEDEFİN, oradaki katliama faydasız hareketlerle müdahale eder bir görüntü sergileyen AKP hükümeti olması gerekirdi. Fakat bahsettiğimiz gibi bu (Taksimdeki) grubun “özgürlükçü sivil toplumcu” ve üstelik “müslüman” olması bunların 95´lerden beri RTEnin desteğiyle yürüyor olmaları sloganların hedefinin AKP olmasını engellemistir kanaatindeyiz. Oysa Saadet Partisinin ve Tüm Tüketiciler Birliğinin eylemlerinde hedef hem Siyonist devlet hem de onunla işbirliği içinde bulunan AKP hükümeti olmuştur.
Haftaiçi olması sebebiyle ara verilen eylemlerin Cuma günüyle birlkte tekrar başlayacağını ve bu seferki eylemlerde BAŞ HEDEF olarak AKP HÜKÜMETİNİN alınacağını veya buna uygun sloganların atılmaya çalışılacağını temmenni ediyoruz.
Hedef AKP ve GKB
Orada bomba atan her uçağın pilotu, Konyada eğitimden geçirildi; Siyonist devletin oradaki herbir saldırısında TC devleti ve hükümetinin abartısız katkısı mevcut; hala bu topraklarda yahudi pilotların eğitimleri devam ediyor; bu manzara karşısında, gösterilerdeki tek hedefin Siyonist Devlet olması, ya başını kuma gömmektir veya eylemleri saptırmakdır! Bu sapmalardan birisi, İran’ın bu topraklarda “ümid” olarak gösterilmeye çalışılması olduğu gibi, AKP’nın demokrasi ve özgürlük yanlısı olduğu, içerde darbecilerle uğraşırken, elinin kolunun bağlı olduğu, bu tür andlaşmaları onların yapmayıp, en kısa zamanda kaldırmak üzere “devam ettiricisi” olduğu gibi “sapkınlık”lardır; veleyki bu dedikleri doğru olsun, ki AKP’nin başı RTE’nin (kendi danışmanı “çökmüştür!” demesine rağmen) hala “BOP Eşbaşkanı” olmakla övünmesi malumdur, evet, bütün bu şartlara rağmen, “vakti gelince kaldırmak üzere” bu andlaşmalara “mecburen katlanıyorsa AKP” eğer, işte o fırsatı ona vermek, HALKIMIZ KARŞI diyerek Siyonist devletle yaptığı bütün askeri andlaşmaları geri çekmesi için Gazze eylemlerinde AKP hükümetinin hedefe alınması ve sıkıştırılması, zorlanması gerekir! Fakat sadece AKP değil, aynı zamanda bğtğn bunların planlayıcısı Genelkurmay Başkanlığının da bu tavırdan pay alması gerekir; zorlama ona da yapılmalıdır!
O halde, eylemlerin, “ülkenin demokratikleşmesi” için de kullanılabilir tarafı, darbe yanlılarının haddinin bildirilebilir olma tarafı üzerinde çalışmak gerekiyor; Filistinli yiğitler, bizim buradan yapacağımız herbir gösteri ile MORAL GÜÇ bulacaklardır, fakat eğer eylemler, İÇERIK ve HEDEF İTİBARİYLE değişirse, Gazze’deki eylemcilerin güçlenmesi yanında ülkemizdeki baskıcı, darbeci klikler de rahatsız edilecek, HALKIN GÜCÜ gösterilmiş olabilecekdir. O halde, eylemlerin hedefine, Siyonist devlet yanında ve ondan da fazla bir şekilde AKP hükümeti ile Genelkurmay Başkanlığının oturtulması, halkın isteği doğrultusunda tepki vermeye zorlanması elzemdir; öteki türlü sadece İran “istimnası” ve AKP’nin “iradesiz politikasi”na hizmet edilecektir!
Monday, January 05, 2009
Tank‘ın Gücü ve STÖ; Askeri Tekniğin Siyasete Tatbiki
Askeri Tarih
II.Dunya Harbi muhtelif makalere mevzu edilmiş, ilim adamları tarafından tetkike tabi tutularak, çesitli neticelere ulaşılmıştır. Harbi yakından tahlil edenlerin ekserisi psikoloji ilmiyle alakalı ilim adamlarıdır; fakat „askeri strateji“ ile ilgilenen (mesleği askerlik olan) ilim adamları büyük bir labaratuar olarak değerlendirdikleri bu Harbi, askerlik sanatının geçmişden bugune geldiği nokta ve ileride ulaşalabileceği seviye hakkında incelemek icin özellikle bir kıymetlendirmeye tabi tutmuşlardır. Tabiatiyle harbde yeralmış askerler ile görüşmeler gerçekleştirmişlerdir; bu kişilerin ilgilendikleri askerler ekseri ne İngiliz ne Amerikan ne Rus askerleridir; birçoğu esir edilmiş Alman subaylarla konuşmayı tercih etmiş, Alman askeri gücünü, stratejisini, „yapısını“ çözmeye, kendi askeri sistemlerine bunu nasıl aplike edebileceklerinin yollarını öğrenmeye çalışmışdır.
Esir kamplarında, mahkeme salonlarında, kaldıkları evlerde gerek röportaj gerek harbin bir anındaki harekat hakkında sualler sorulmuş, muhatablar da tam bir Alman ciddiyeti ile („Prusya disiplini“) objektif cevaplar vermişlerdir; Alman Ordusu ile SS’lerin-NAZİ’lerin ayrılığı malum, harb içindeki vahşeti –istisnalar olmakla beraber- NAZİ’lerin askeri gücü SS’ler gerçekleştirmişlerdir, Alman Ordusunun katı bir „Yahudi düşmanlığı“ bulunmamaktadır ve harbin bitiminde, kendilerinin de „düşman“ olarak gördükleri „Komunizme“ karşı İttifak devletleri ile birlikte hareket etmede bir mahsur görmemektedirler, bundan ötürü suallerin cevaplarının „objektif“ olmasının bir sebebi de budur. Bu sualler, askerlik ile oldugu kadar, Almanya’nın Faşizme-NAZİzme nasıl teslim olduğu, Prusyalı generallerin, „Avusturyalı, çolak bir onbaşı“nın hakimiyetini nasıl-niçin kabul ettikleri, Hitler’in Almanyayı çöküşe götürdüğünü bilmelerine rağmen niye onu iktidardan alaşağı etmedikleri gibi sosyoloji temelliydi de... Bunu yanında, özellikle casusluk sahasında, istihbarat organizasyonu kurmak hususunda sualler, bu görüşmelerin ana eksenini teşkil etmekteydi.
II. Dünya Harbi ile alakalı ilim adamlarının tetkikleri ciltler halinde batıda yayınlanmıştır; bunun haricinde, gazetelerde tefrika halinde Alman subayları ile yapılan mülakatlar, onların savaş hakkındaki değerlendirmeleri, harbin bir cephesindeki bir alanda geçen taarruz veya müdafaanın, planlanlamasından tatbikine kadarki süreci hakkında dahi günler süren makaleler neşredilmiştir.
Batıda bu türden neşriyat vücut bulurken, memleketimizde, (savaşın etrafını kan ve ateş çemberi içine aldığı, açlığın ve yokluğun savaşa girmeden insanımızı ezdiği memleketimizde ise), kendi silahlı kuvvetlerine fayda temini için harbi tetkike alan asker veya sivil ilim adamı yok denecek kadardır. II. Dünya Harbi’nden elimize geçen tek şey, propogandasını bol bol yaptıkları „İsmet Paşa’nın akıllı politikası ile harbe memleketimizi sokmaması“dır! Hakikaten, Avrupayı, Kuzey Afrikayı, Pasifiği kasıp kavuran harb esnasında, savaşın çevresinde dolandığı ama içeriye girmediği iki memleket vardır: Birisi İsviçre diğeri de Türkiyedir. İsmet İnönü’nün, kendisini savaşa girmesi için ikna etmeye çalışan Churchil’e „ordunun ihtiyaç listesini“ uzattığı ve onun da devlet olarak bunu karşılamaktan mahrum bulundukları için ısrarından vazgeçtiği ve böylece harbe katılmak tehlikesinden kurtulduğumuz, devamlı olarak söylenir. Kuşkusuz, harb esnasında TSK’nin durumu içler acısı bir haldedir. Mekanize birlikler yok denecek bir seviyededir, hala süvari birlikleri en ön safdadır, askerlerin kıyafetleri dahi I. Dünya Harbinde giyilen kıyafetle ile aynı gibidir.
Zırhlı Birliklerin Tesiri
II. Dünya Harbi esnasında Süvari birliklerini bir Rusya’da, Sibiryalılardan müteşekkil birliklerde ve bir de Kuzey Afrikada, yerlilerden teşekkül „birlik“lerde görebilmek mümkündür; Rusya’da Sibiryalılardan müteşekkil birlikler, „bıçağın altına yatırılmış koyunlar“ gibi, Alman ilerlemesini durdurmak icin, nüfusun hem çok fazla olması hem de bu birlikdekilerin harbden geriye sağ olarak tek dönebilme sartları olduğundan (aksi halde zaten Bolşevikler tarafından öldürüleceklerdi) makineliler veya tank ateşi altında biçilmelerine rağmen sürüp gitmiştir.
Bu „zorunluluk“ haricinde askeri şartlar da bunu lüzumlu kılmaktadır ki, 1942 sonuna kadar, Rus ordusunda tank ve kamyon haricinde hiçbir motorlu araç bulunmamaktaydı, ancak bu senenin sonlarına doğru Amerikalıların teslim ettiği jeepler gelmiş, bunlar da üst düzey subayların emrine verilmişti. Kısaca, Rus ordusu, süvari birlikleri ile savaşmaya, şartların zorunluluğu sebebiyle girmişti. Fakat, harbde büyük bir üstünlüğü olduğu alman kurmayları tarafından da kabul edilen „T34“ tankları ilk baştan beri mevcuddu ve Alman tanklarından daha mükemmeldi. II. Dünya Harbine TC’nin girmemesi, İsmet İnönü‘nün ordunun ihtiyac listesini göstermesine bağlayanlar, TSK’nin Rusyanın bu durumundan çok daha beter bir şartlar içinde olduğunu da itiraf etmektedirler. (1990’lara kadar „Cumhuriyet Bayramı törenleri“nde en ön safta, yağız atların üstünde sırım gibi subayların afralı-tafralı geçislerini hatırlamak gerekir. TSK’nin o günden bu güne değişen „hali“ fazla değildir.) Kısaca, memleketimizde „askeri tarih“ hususunda yapılmış telif calışmalar yok denecek kadar azdır ve bu konuda elde bulunan eserler de tercüme eserlerdir.
Diger devletler, özellikle I. Dünya Harbi‘ni yenik ve elleri kolları bağlı bir şekilde bitiren Almanya ile harbden sonra da iç karışıklıklardan bir türlü kurtulamayan Rusya, savaşdan kısa bir süre sonra, ordularını tekrar elden geçirmiş, askeri stratejilerini savaşdan aldıkları „derslerle“ geliştirmişlerdir. 1920’li yılların başlarında ordu modernizasyonu ve gelecekteki savaşlar üzerine fikirlerini açıklayan stratejist ve askeri tarihçi Liddel Hart ve Albay JFC Fuller, İngiliz ordusunu modernizasyona sokmak için oldukça yoğun çaba sarfetmiş ve tank’ın (ve zırhlı birliklerin) savaşlardaki ehemmiyetine yönelik onlarca makale yazmış olsalar da, bunların fikirlerinden yararlanan İngiltere’den ziyade, Almanya olmuştur; Almanların Avrupayı isgal sürecinde Kuzey Fransa ve Belçikada kendilerini karşılayan güçlerin bir tek zırhlı birliği olmasına karşılık on zırhlı birlik sahibi olmaları durdurulmalarını imkansız hale getirmişdir. İngiliz ordusu elinde bulunan bu bir adet zırhlı birliği de, ordunun diğer sınıflarını buna gore dizayn etmediğinden yeterli derecede kullanamamış, savaş sahasında çoğu imha edilmiştir; Fransız ordusunun durumu ise daha trajik olmuştur: Tanklara beş saatlik yakıt konulduşundan ve yakıt ikmali üzerinde de o derece düşünulmediğinden, tanklar stop etmişlerdir! Müttefiklerin durumu bu iken, Alman Ordusu, „Yıldırım Harekatı“ ile Avrupayı, Rusyayı ve Afrikayı hallaç pamuğu gibi atmakla meşguldü, zırhlı birliklere sahib olma avantajiyle!
Yeniliğe Kapalılık Yenilgiye Açıklık
Bu noktada „şayetler“ ile konuşulursa eğer, Hitler, „Barbarosso Harekatı“na başlayacagından ötürü, savaşın başından beri bombardıman altında tuttuğu İngiltereye hava akınını kesmeseydi, „Çöl Tilkisi Rommel“e, İskenderiyyenin önüne (tarihi bir „askeri rekor“ olan 24 saatde 158 kilometre kacan İngiliz ordusunu takip ederek) geldiğinde hava desteğini sağlasaydı, kısa bir sürede Moskova kapılarına dayanan Alman ordusunu durdurmayıp başka bir cepheye sevketmeseydi (bütün bunlara Alman yüksek komuta konseyinin defaatle itirazları vardır), İngiltere savaş harici kalacaktı, çünkü ciddi olarak mühimmat sıkıntısına düşmüşlerdi, meşhur donanmasş belki Pasifiğe kayacak, ama orada da dünyanın en büyük donanmasına sahip olan Japonlar bulunmaktaydı ve onlar da Amerikan Donanmasını altetmek üzereydi, tesirsiz kalacakti; bu durum ise, İngilterenin kendi başının çaresine bakması, bir „ada“nın savunmasından başka bir aktivite içine girmesini engelleyecekti, Moskova önlerinde orduyu durdurmak, daha sonra çevresini etkisiz kıldıkdan sonra ele geçirme stratesi ise bilindiği üzere 900 bin Alman askerinin ölümüne ve esir düşmesine sebeb olmuştur (harbden sonra Rusya’dan evlerine dönen Alman askeri sayısı dört bin civarındadır); Rommel’e verilmeyen destek ise, hiçbir direniş gücü kalmayan rakip ordunun toparlanmasına ve elbette ta Kafkasya‘ya kadar açılmış bulunan yolun kapanmasına sebeb olmuştur. İşte bu „şayet“ler ve tabii ki buna tabi „keşke“ler vücud bulmus olsaydı, şu anki dünya sahası belki çok başka bir şekilde şekillenmiş olacaktı!
Bütün bu „şayet-keşke“leri yazmamızın sebebi, „aynı suda iki defa yıkanılmaz“ diye söylenegelen bir gerçeği tekrarlamak için: Eğer elinizde „alet“ yoksa, o ihtiyaç olan „alet“i yapmakdan başka çareniz yoktur veya varsa, o zaman da onu en mütekamil bir şekilde kullanmanız elzemdir!
Birinci durumda (alet yok!) „alet“e ihtiyaç hissetmemek, eldeki diğer aletlerle işinizi görmeyi planlamak sözkonusu olabilir, bunu da gerçekleştirebilirsiniz belki fakat, eğer o „yeni bir alet“ ise, ehemmiyetini küçümseyerek, fonksiyonunu küçümseyerek bu şekil bir davranış içine giriyorsanız, II. Dünya Harbi, bu küçümsemenin keskin ve vahşi neticeleri ile doludur; harbi kaybetmemeniz, karşınizdakinin yapacağı „normal dışı“ hatalara bağlıdır ancak! Eğer „alet var“ ama küçümsüyorsanız, kiymetini takdir edemiyorsanız, „herkesde var, bizde de olsun!“ aymazlığı ile hareket ediyorsanız, bunun da acı neticelerini aynı harbden çıkarabilme imkanınız mevcuttur; „tank-zırhlı birlikler“ hususunda İngiliz, Fransız, Alman ve Rus yetkililerin aldıkları tavırları yukarıda yazdık! Aletler, kullanana vardır, („görene, kör’e ne!“); eger o „alet“i kullanabilme imkanına sahip değilseniz, kıymetini küçümsüyorsanız, sizin için „yok‘tur“ ve hatta size „yük“ olma kapasitesine sahiptir!
Zamanımızda harbler, „kıtal“ noktasına gelmeden gerçekleştirilmektedir ekseri; „kanlı-canlı harb“lerden ziyade, „Beşinci Kol Faaliyetleri“ yapılmakta, hedef devlet „YUMUŞATILMAKTA“, harb gibi masraflı, meşakkatli ve elbette ne olacağı belli olmayan bir operasyonla elde edebilecek menfaatler belki uzun bir zamanda ama daha verimli ve elbette daha az masraflı bir şekilde elde edilmeye çalışılmaktadır.„Beşinci Kol Faaliyetleri“nin en bilineni, „basın faaliyeti“dir; şimdiki zamanda buna „Sivil Toplum Örgütleri“ni eklemek ve bunu „basın faaliyeti“ne eklemlenmiş bir şekilde ama ondan da öne koymak gerekmektedir. „Sivil Toplum Örgutleri“nin nelere muktedir olduklarını, 1990’lardan bugüne ve hatta 2000‘lerden bugüne kadar memleketimizdeki „değişimleri“ gözetleyerek anlamak mümkündür.
Yeni Silah STÖ
Basit bir dernek veya vakıf düşünün, ismi iddiasız, belki sadece 30-40 kişilik üyesi var ama toplumu dönüştürecek, değiştirecek, siyasi sahaya düzen verecek bir kudrete sahip olabiliyor; ülkemizde bu şekil, ismini-cismini kimsenin bilmediği, senede belki bir veya iki tane „bildiri“ veya „rapor“la basında görüntü veren „Sivil Toplum Örgütleri“ mevcuddur ki, bunların bahsettiğimiz „BİLDİRİ“ VEYA „RAPOR“LARI, „YUMUŞATMA FAALİYETİ“ olarak görülmek zorundadır; „gücü, tesirinde“ vurgusu, bu tip STÖ’leri bize daha net anlatır. Bunlar, belli bir maksad üzerine kurulmuş, o maksadı adım adım gerçekleştirmek yolunda, muhaliflerinin karşı çıkışlarını pek kaale almadan çalışırlar. Görünürde birşey yapmaz gibi olsalar da, üyeleri üzerinden „sızdıkları“ yerlerde tesirlerini göstermeye çalışırlar.
„Sivil Toplum Örgütleri“ üzerine, kendisi de bir „STÖ olmasına rağmen aleyhte pekçok bildiri neşretmiş bulunan „Atatürkçü Düşünce Derneği“nin, üniversiteler üzerinde, YÖK üzerindeki tesiri oldukça büyüktür; üyeleri arasında bulunan „öğretim üyeleri“ ile „yönlendirme“yi gerçekleştirir, istemediklerinin üniversitelerin idari kadrosu içerisine girmesinin yollarını kesmeye çalışır. Yaz boyunca yapılmaya çalışılan „Cumhuriyet Mitingleri“nin arkasındaki en büyük güç de ADD’dir! Ayrıca idari kadrosunda bulunan emekli subaylar vesilesiyle, „sivil“ oldugu kadar „askeri“ toplum örgütü olarak da görülse yeridir.
Bunun tam zıddında TESEV bulunur kanaatimizce... Bünyesinde hem sivil hem asker üyeler mevcuttur; sessiz ama derinden bir faaliyet içindedir ve toplumun ve devletin „dönüştürülmesi“ görevini icra etmek denirse, TESEV’den başka bir örnek göstermeye gerek yoktur.
Bunların yanında TAYAD örneği, bir STÖ’nun nasıl kullanılabileceğine dair „uç“ bir örnek olarak ele alınmalıdır; kapatılmış olmasına, devamlı baskıya tabi olmasına rağmen, hala aynı isim altında direnmeleri, TAYAD’ı, STÖ’nin „askeri“ olarak da kullanılabilmesine bir güzel örnek olarak göstermeye kafidir.
İslami „kesim“de, STÖ ‚90’ların ortalarına doğru kurulmaya başlanmış, 28 Şubat sürecinden sonra daha hızlanmış ve 2000’li yıllarda artık „aynı ekip“in birden fazla „dernek-vakıf“ı olmasiyle iyicene lacka bir görüntü sergilemeye başlamıştır.STÖ’lerin „kurucuları“nın 80 evvelinde „İran’cı“ olarak göze çarpan, darbeden sonra „biat‘çi“ olarak isim yapmış kişi-kurumlardan çıkmış olması ve özellikle TC Başbakanı RTE’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinin akabinde, „şirketleşmeleri“, eski „aktif yayın“larını bırakıp „düşünsel“ dedikleri ve itikadi olarak herşeyi „tartışmaya“ açıcı bir „bozukluk“ sergilemeleri, 28 Şubat esnasında seslerini çıkarmamaları fakat ardından „öz eleştiri“ ve „sivil toplumcu-özgürlükçü“ (utanmasalar „daha demokrat“ diyecekler!) bir çizgiye „oturmaları“, AKP’nin kuruluşu ile birlikte „muhalefeti“ birakmaları (misal olarak „başörtüsü sorunu“ aynen devam etmesine rağmen seslerinin çıkmaması!), bu grubların STÖ kavramını tam olarak anladığını göstermektedir: „Yumuşat ve dönüştür!“ Ülkemizin son yıllarda girdiği „Ak devir“deki „İslami (içtimai) manzara“ işte tam budur!
„Tercüme“ STÖ
Askeri tarih ve iki büyük harb ile alakalı olarak memleketimizde „telif“ bir eserin çıkamadığını, varolanların tercüme olduğunu söyledik yukarıda. Şu STO’lerin ‚90’lardan itibaren sökün etmesini de aslında bu gözle değerlendirmek gerekiyor: Hem bunların çıkışları „bura insanının hür iradesi“ ile olmamıştır hem de askeri bir mantıkla „yumaşatma ve dönüştürme operasyonu“ olarak kullanımı da „dış mihrak“lıdır! Evveliyatına bakılırsa „vakıf-dernek“ faaliyetinin bu memlekette, umumi olarak „hayr-hasenat işleri“ ilgilenen bir „yardımlaşma-dayanışma cemiyeti“nin üstünde bir manası yoktur; fakat, II. Dünya Harbinin arkasından ülkemizde de dernek-vakıflar çoğalmaya başlamış, bunların ekserisi de yabancı derneklerin „tercümeleri“ şeklinde gerçekleştirilmiştir; misal olarak İstanbul-Beyoğlu’nda faaliyet gösteren „Fakirleri Koruma Derneği“, -kendi „yıllık“larında bahsedilmesine nazaran- B’nai B’rith isimli Siyonist bir derneğin „TC Şubesi“dir; keza, „soğuk savaş yılları“nın bir örgütlenmesi de „Konrad Aydıneaur Vakfı“dir ki Alman vakfı olarak görülse de bunu tam manasiyle ABD mahreçli bir kuruluş olarak görmek mümkündür ve doğrudur. Ardından kurulmus (‚90’lardan itibaren esas olarak) memleketimizdeki vakıf-dernekleri, ne kadar „dışarı“ ile bir bağlantısı organik olarak kurmak imkanı olmasa da, yaptıkları herşey ile „dış“ olarak görmek gerekir: Dedik ya, „tercüme“dir dernek-vakıf faaliyeti bizim memlekette!
Bunu haricine çıkabilenler var mı? Memleketimizdeki „camii yaptırma dernekleri“ hariç kalmak kaydiyle, belki diğerlerinden de bir iki istisna olmak şartiyle, bu kuralın haricine çıkanların olmadığını, bu toprağın insanının öz iradesi ile kurulup, faaliyet göstermediklerini söylemek mümkündür!
Bir vakıf-dernek’in „dış mihraklı“ olması için „acımasız“ bir tenkid olarak görülebilir belki şu söylediklerimiz, fakat ismi toplum tarafından (ilgili kişiler tarafindan veya!) bilinen dernek-vakıfların hangisi, „hür irade“ye sahiptir, diye bir sualin cevabını vermeleri gerekir itiraz edenlerin! Bugün artık „dernek’ci-vakıf‘cı“ olarak isimleri çıkmış insanlar mevcut, maişetlerini oradan karşılayan insanlar mevcut, bundan 20 sene onceki „fikirleri“nin tam tersi bir yönde faaliyet gösteren kişilerin kurduğu „dernek-vakıflar“ mevcut; artık, insanımızın önüne, „İslam“ değil, „daha özgürlükçü... daha sivil... daha demokrat TC“yi „hedef“ olarak koyan, ağızlarına kavram olarak dahi „ihtilal“ gibi mevhumu ALAMAYANLAR mevcut! Oysaki önümüzdeki günlerin gündemi bundan başka nedir ki?!
Evet, ihtilal!
STÖ Ne Yapar
Şu anda yaşadıklarımız, mevcut hükümet ile, onun tarafından gönderilmeye çalışılan „ekip“ arasındaki mücadele, kim kazanırsa kazansın, „şu anki TC“den çok farklı bir devleti önümüze getirecektir; ya bir kısmı tutuklanan „Ergenekon Terör Örgütü“ isimli şebekenin „hayali“ olan baskıcı, zorba, tek ses’li bir diktatörlük veya onun karşıtı olan AKP-Pensilvanya Çetesi tarafından getirilmeye çalışılan, „liberal, özgürlükçü, demokrat“ maskeli ama İslam’ı yine „vicdanlara hapseden“ ve hatta ötekilerden daha da „beter“ olarak „İslami aksiyonu yok etme“ niyetli „liberal dikta!“ Mevcut anayasal düzen, tamamen değiştirilecek ve yerine „YENİ TC“ kurulacaktır! Bu, „ihtilal“ değil de nedir!
Bütün bunları engellemek, belki büyük bir iddia olarak anlaşılabilir kimi kesimlerce ama bizim, İBDA’nın elindedir! Bu „iğrenç kumpasa“ bizi-İBDA’yı çekmeye çalıştılar, „alternatif nizamımızı“ lekelemeye çalıştılar ancak ENGEL OLDUK; hem „sızmayı“ gösterdik, hem de IBDA’mızın ne kadar sağlam bir örgü olduğunu ortaya koyduk!
Şimdi iş, bu sağlam örgü’nün, İBDA’nın etrafında insanımızı belli „adımlar“ ile halkalamada! Bunun –bir- „aleti“ ise, STÖ!
STÖ ne yapar?
Görünürde, panel-seminer-sempozyum-konferans gibi basit işler yapar ınsanlara „yardım çalışmaları“ yapar ama ASLINDA bilinmeli ki, (kullanmasını bilenin elınde) İHTİLAL yapar!
Aletler kullana vardır!
S. Orhan
23 Aralık 08
Tuesday, September 23, 2008
Siyonizmin En Tehlikeli Stratejisti:
HENRY KISSENGER
-kısa kronolojik biyografi-
Hazırlayan:
DOĞU STRATEJİ VE TAHLİL MERKEZİ/DOST STRATEJİ
Haziran 2003
I. KISIM
KISSINGER’IN YÜKSELİŞİ VE SİYONİSTLER
Henry Kissinger...
Bu ismi duymayan ve tanımayan yok, denilebilir. Ülkemizde de "Ecevit’in hocası" olarak ve Kıbrıs’a TC tarafından gerçekleştirilen ‘74 Harekatı ile tanınmaya başlamıştır.
Sıradan bir "siyasetçi" değildir o.
O, siyaset üreten, bunun bütün menfi ve müsbet cihetlerini bir bir hesablayan, sonra da bunları arkasına aldığı Rockefeller-Wallburg-Rothchield-CFR-Bilderberg-TR Siyonist çetesiyle, "Kissinger’s yes-man"lere pratize ettiren ve gerektiğinde de "direkt" müdahale eden ÇOK TEHLİKELİ BİR STRATEJİSTDİR!.
•
Asıl ismi Heinrich Alber Kissinger’dır. İsminden de anlaşılacağı üzere, Almanya doğumlu, Aşkenazi kökenli bir Yahudidir.
1924 senesinde Fürth-Almanya’da dünyaya geldi. Ailesi oldukça "şuurlu" bir Yahudi ailesidir.
NAZİ’lerin 1933’de iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra, 1938’de ailesiyle birlikte ABD-New York’a yerleşmişlerdir. New York ise, kuruluşundan bugüne Yahudi şehridir.
ABD silahlı kuvvetlerine girer ve yedi sene sonra 1943’te Almanya"ya "vazifeli" olarak gönderilir; bu sefer doğduğu, ilk lokmalarını yediği ülkeyi çökertmek ve NAZİ avı yapmak için dönüyordur.
Bu vazifesinde de başarılı oldu.
Amerika’nın ilk merkezi istihbarat teşkilatı olan "OSS-Office of Strategic Services/Stratejik Hizmetler Servisi"nde 1945-1946 seneleri arasında çalıştı.
"OSS"nin "Avrupa Savunma Bölümü"nde görevli bir subay olarak aktif olarak faaliyette bulundu.
Bu vazifesi esnasında NAZİ’lerden "Sovyetlere karşı faydalanılması" için çalışmalarda bulundu.
Aynı anda, gelecekte CIA Başkanı olacak olan ve kardeşiye birlikte Alman şirketlerinin ABD’deki ticari ve hukuki temsilciliğini yapmış, ABD’nin Hitler’e karşı bir savaşa girmemesi için ("erken bir savaşa"a diye düzeltmek lazım!) birçok çaba göstermiş Dulles kardeşlerden Allen Dulles de Almanya’da "OSS" ajanı olarak faaliyette bulunuyordu.
Kissinger ve Dulles, NAZİ’lerin "Doğu Avrupa İsihbarat Başkanı" olan Dr. Reinhard Gehlen ile ilişkiye girmeleri ve bu istihbaratçıyı, ABD hesabına Komünizme karşı savaşmaya ikna ile, CIA’nın ve Alman Gizli Servisinin teşkilatlanmasını sağlamaları ABD’nin geleceğini de şekillendiren bir hadise oldu.
Kısa bir süre sonra da savaş esnasında ABD Başkanı olan Harry Solomon Truman’a bir rapor hazırlamıştır:
"-Almanların Sovyetler Birliğine karşı büyük bir kini vardır fakat bu ifade edilememektedir. Çünkü örgütsüzdür. Bu hissiyatı ele geçirip faydalanabilmek için kurdukları teşkilatları değerlendirmemiz lazımdır. İlk savaş tutsaklarından oluşturulacak birlikler bu hissiyatın seçkin taşıyıcıları haline gelecekleridir."
Ve "ilk tutsak" olan Dr. Gehlen’i (ABD’nin "sınırlı harp kurumlarının ilk teşekkül merkezi) Virginia’ya getirip, Sovyetlere karşı "NAZİ-ABD İttifağı"nı gerçekleştirmiştir.
Savaş bittikten sonra, Dr. Gehlen ile birlikte kurdukları bu teşkilatı "palazlandırmak" için ABD tarafından kurulan, Almanya-Oberammagua’da bulunan "Europan Command Intelligence School-Avrupa Komutanlığı İstihbarat Okulu"nda Alman Tarihi Doçenti olarak vazife yaptı.
1946 ile 1949 arasında ABD Askeri İstihbarat Teşkilatı’nda yüzbaşı olarak vazifelendirildi.
ABD’ye döndüğünde Harward Üniversitesi’ne girdi ve oradan "profesör" olarak mezun oldu.
1957 yılında ilk büyük eseri olan "Nuclear Weapons and Foreing Policy-Nükleer Silahlar ve Harici Siyaset" isimli eserini kaleme aldı; bu eser uzun süre "best seller" olarak kaldı ve Kissinger’ın ABD hükümeti nezninde tanınmasına vesile oldu.
Ardından 1958 senesinde "kontrgerillanın efsanevi el kitabı" olarak bilinen "Ayaklandırmaları Bastırma Sanatı-Teori ve Pratik" isimli eseri "David Galula" müstear ismi ile yayınladı. (Bu kitab birkaç yıl sonra TSK Genelkurmay Başkanlığı tarafından aynen tercüme edilerek (1965) neşredilmiştir.)
Kendisi gibi aslen bir Yahudi olan (fakat, "dönerek" Protestan itikadına giren Hıristiyan-Siyonist) Rockefeller Ailesi'ne ait "Rockefeller Foundation-Rockefeller Vakfı"nda çalışmaya başladı ve dünyanın en tehlikeli -Siyonist- teşekkülü CFR’ye aza yapıldı.
Bu noktada Rockefellerlar’la bugüne kadar kopmayan sıkı bir münasebet peydahladı ve onların "sesi" ve "yardımcısı" oldu.
David Rockefeller’ın kardeşi olan Nelson Rockefeller’ın siyasî muhitlere rahatça sızmasına vesile oldu. Onun siyasî hayata girmesinde ve CFR azası olmasında "öncülük" yaptı.
Bugünler, Rockefellerlar’ın ABD siyasetine tam olarak hakimiyet kurmasının başlangıcıdır.
•
Nelson Rockefeller, 1958 ile 1973 arasında kesintisiz 15 sene New York Valiliği vazifesini yapmıştı ve Kissinger onun "siyasî baş danışmanı" idi.
Kissinger, Nelson Rockefeller’ın, 1974 yılında, "Watergate Skandalı"nın ortaya çıkmasiyle ABD Başkanı olan Gerald Ford’un "ABD Devlet Başkanı Yardımcısı" olmasına (skandal sonrasında Nixon’u istifaya ikna ettiği gibi) yardımcı oldu.
Bu tarih ise, yani 33. dereceli Mason G. Ford’un Başkan, "dönme" ve "Tapınakçı"ların en büyük siyasi-iktisadi teşekkülü "Rockefeller Tröstü"nden Nelson’un Başkan Yardımcısı, Kissinger’ın da Hariciye Bakanı olduğu 1974 yılı, TC için de mühim ve "kıskaca" alınmasına vesile olan bir hadisenin "kontrollü" olarak gerçekleştiği bir tarihtir: 1974 Kıbrıs Barış Harekatı!.
•
Kissinger, Harward’da profesörlük vazifesini devam ettirirken, "best seller" kitabının tesiriyle, önce Eisenhower’ın sonra da Kennedy ve Johnson’un Başkanlıkları esnasında harici siyaset ile (kurucusu olduğu) "özel/sınırlı harp teorisi" hakkında raporlar hazırlamakla görevlendirildi.
Richard Nixon’un Başkanlığı sırasında onun, "National Security Council-Milli Güvenlik Kurulu"nda "Başkan Danışmanı" olarak vazife yapmaya başladı ki, bu "iş", onun için ABD siyasetini ve aygıtlarını elinde toplamak ve şekillendirmenin vesilesi oldu.
1968’den 1976’ya kadar bu vazifeyi sürdürdü; bu dönem ise ABD’nin "Özel/Sınırlı Harp" dökümanlarının birbir neşredilip, tam teşekküllü olarak ortaya konulduğu, ABD’nin dünyaya "nizâmat" vermeye kalkışmasının başlangıcıdır.
1971 senesinde Çin ile alakalanmaya başladı.
Mao ile görüşmeler gerçekleştirdi.
1971 Temmuz ayında Çin’e gayr-ı resmi gizli bir seyehat yaptı ve bu ziyaretin "meyvelerini" de çok kısa bir süre içinde topladı:
Çin’in, 1971’in 25 Şubat’ında Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na "daimi üye" olarak (veto yetkisini haiz) girmesini, ardından da Milliyetçi Çin Devleti’nin BM’den atılmasını sağladı.
Bütün bu yaptıklarından ötürü de, 1972 Şubat ayında Pekin’e giden Nixon’un hararetle karşılanmasını sağladı ki, bu durum, Çin ile Sovyet Rusya arasına daha bir gerginlik çekti.
Aynı anda SSCB ile de münasebet kurdu. "Detenta-Yumuşama Siyaseti"ni icad ederek bir manada Komünistlerin Asya ve Afrika’da yayılmalarını sağladı. Bu ise ona "Hariciye Bakanlığı"nı getirdi.
Kruçev ve Brejnev ile SSCB’nin ve KGB’nin ileri gelen idarecileri, SSCB’nin Afrika ve Asya’da yayılmasını "Kissinger’ın "detante-yumuşama siyaseti"nin vesile olduğunu ve kendisinin "sanki bir SSCB diplomatı gibi çalıştığını" -müstehzi bir ifade harici olarak- defeatle söylemişlerdir.
1971 senesinde Kuzey Vietnam temsilcisi Le Duc-Tho ile müzakerelere başladı ve 1973 Ocak ayında, ülkenin 1975 Nisan’ında Komünist idare altına girmesine sebeb olacak andlaşmayı imzaladı.
1974 senesinde Kıbrıs’a yapılan TSK Harekatı’nda "öğrencisi" Başbakan B. Ecevit vesilesiyle etkili oldu ve harakatın seyrini değiştirdi.
1975 senesinde Menahem Begin ile Enver Sedat’ın, Camp David Andlaşması’nı yapmalarına büyük yardım etti.
1975 senesinde Nixon’un başında patlayan "Watergate Skandalı" sebebiyle onun Başkanlıktan ayrılmasını "tavsiye etti" ve yerine "Bilderberg Grub"lu G. Ford’un geçmesini sağladı; Hariciye Bakanlığı vazifesine elbette devam etti.
1977 seçimlerinde Demokrat Partili J. Carter’ın Başkan seçilmesiyle bilikte bu vazifesinden "ayrıldı"; fakat, Carter’ın en yakın "hususi danışmanı" olarak kalmaya ve ona "harici siyasette" akıl vermeye elbette devam etti.
İstifa ettikten sonra, bir istisna olarak, sadece eski Devlet Başkanlarına tanınan gizli servis elemalarınca korunma hakkı, Senato tarafından kabul edilerek ona da verildi; Carter tarafından 12 Şubat 1977 tarihinde de "Enerji Tasarrufu Komitesi Başkanı" olarak vazifelendirildi.
Bu vazifeleri onun siyaset sahnesinden çekilmesinin ve artık yetiştirdiği insanlarla "arkadan" idare etmesinin başlangıcı oldu.
Kurduğu "Kissinger Associates" firmasiyle "harici siyaset" hususunda konferanslar vermekte, kitablar hazırlamakta ve "yeni adamlar/yes-man’s" yetiştirmektedir.
Fakat dediğimiz gibi onun siyaset sahasından çekilmediğinin en büyük emaresi ise, "YENİ DÜNYA DÜZENİ"nin isim ve teorisi"ni kuran ve bunu da "Kissnger yes-man’s/Kissinger’in evetçileri" olarak lakablanan adamlari vasıtasiyle George Bush’a empoze edenin de o olmasıdır.
Şimdi, Kissinger’i biraz daha yakından tanıyalım
II. KISIM
ABD’Yİ ABD YAPAN ADAMIN FAALİYETLERİ
KISSENGER’IN KIYMETİ
Kissinger, yazdığı kitab ile, II. Dünya Savaşı içinde, ABD’nin ilk merkezi istihbarat teşkilatı "OSS-Office of Strategic Services/Stratejik Hizmetler Servisi"nde gösterdiği başarı ve Rockefellerlar’ın hükümetteki etkisiyle Nixon’un Başkanlığı döneminde "Milli Güvenlik Konseyi Baş Danışmanı" olmuştu.
Bu sıralar, "İsrail"in işgal ettiği toprakları meselesi gündemdeydi.
Nixon, bu meselede Hariciye Bakanı William D. Rogers’ı görevlendirdi. Kısa bir süre sonra, "Rogers Planı" olarak bilinen rapor ortaya çıktı; fakat bu plan "İsrail" tarafından şiddetle protesto edilmiş ve eğer ABD tarafından resmen kabul edilirse ilişkilerin bozulacağından bahsedilmeye başlanmıştı.
Stratejisini Kissinger’in çizdiği bir operasyonla Rogers hakkında basında büyük bir kampanya başlatıldı.
Bu arada "İsrail" de, "Yahudi Lobisi" ile Nixon’u ikna etmeye çalışıyordu. Kampanya netice verdi ve Nixon, Plan’ı işleme koymaktan vazgeçtiği gibi Rogers’ı da görevinden aldı.
Yerine Henry Kissinger’ı vazifelendirdi.
Böylece, hem "Milli Güvenlik Kurulu Danışmanlığı"nı hem de Hariciye Bakanlığı’nı (ABD tarihinde ilk ve son olarak) kendi tahtında topladı.
Menahem Begin’in bu hususta söylediği söz, hem bu durumun fevkaladeliğini, hem de Kissinger’ın SİYONİZMİN NEZDİNDEKİ KIYMETİNİ ortaya koymaktadır:
«- DR. HENRY KİSİNGER’IN AMERİKA HARİCİYE BAKANI (DA) OLMASI, BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN İSRAİL’İN KURULUŞUNA KARAR VERMESİ KADAR MÜHİM BİR HADİSEDİR.»
Bu tayinden sonra ABD hükümeti sıraları tarihin görmediği kadar çok Yahudi akımına uğramıştır.
Kissinger, bu faaliyetinden (ve ADL gibi birtakım Yahudi derneklerine "vergi muafiyeti" sağladığıdan ötürü) 1982 senesinde büyük bir Yahudi teşekkülü olan ADL tarafından "Yılın Adamı" seçilerek ödüllendirilmiştir.
"KARA PARA" VE KISINGER
ABD’de kurulu bir dernek vardır: "ADL-Anti Defamation League"...
Kısaca "Yahudi Hakları Derneği" de denilebilir buna; kuruluş gayesi, ABD ve dünyada Yahudi karşıtı fikir ve haraketleri ilan ve imha etmek.
En tehlikeli siyonist teşkilatlardan biri olan "B’nai B’rith"in tavassutu altında faaliyet gösterir.
Bu dernek, sadece bununla iştigal etmiyor tabii. "Masrafları"nı çıkartabilmek için de birtakım faaliyeterde bulunuyor. Konferans, seminer, broşür vesaire bir yana ADL ismini dünyaca duyuran faaliyeti, Kolombiyalı "uyuşturucu Baronları" ile ilişkisidir.
Dernek, Medelin karteli ile ortak faaliyette bulunmuş ve "kara para" aklamıştır. Birlikte "bankacılık" yaptılar ve "Holywood"a girdiler.
ADL’nin 1982-86 arasında İdari Kurul Başkanı olan -Wall Street avukatlarından- Kenneth Bialkin, iki finans şirketini "uzlaştırıp", Kolombiya-Medelin Kartelinin ortaklığını sağladı.
Mali kanunların "elverişli bir halde" olmasından faydalanarak, piyasada varolan "karaparaları aklayacak" bir şirket kurmaya niyetlendi ve "Lehman Brother’s" ile "Khun, Loeb and Co."nun "evliliğini" sağladı; bunlara "Loeb Rhodes Co."nun da katılımiyle 1984’de Amerikan Express (Amex)"i kurdu.
Böylece, dünyanın bir ucundan yatırılan "kara/uyuşturucu parası", New York’ta "temiz para" olarak çekilmeye başlandı.
İşte bu American Express"in yönetim kurulu üyesidir Henry Kissinger!.
"P-2 Locası" LOCASI" VE KISINGER
1981 senesinde meydana gelen bir hadise, dünyayı idare eden ve idare etmek için de gerekirse masum insanları gözünü kapamadan öldürmeyi şiar edinen bir gizli teşkilatlanmanın de-şifre olmasının başlangıcı olmuştu.
Avrupa’da çorap söküğü gibi heryerden "itirafların" çıkmasına ve heryerinde teşkilatların açık olmasına sebeb olan hadise, İtalya’da "P-2 Locası"/Propaganda-2 Locası"nın faş olmasiydi.
"P-2 Locası Locası", 1966 senesinde İtalya Büyük Şark Lacası’nın o zamanki Üstad-ı Azamı Giordino Gamberini’nin emriyle kurulmuştu.
Bu Loca’nın 1981’deki Üstad-ı Azamı Licio Gelli idi; Gelli, II. Dünya Harbi sırasında Arnavutluk’ta NAZİ’lerle birlikte faaliyet gösterdi.
İtalyan komünistlerini/parizanlarını ihbar ediyordu. Zenginliğe de bu sırada ulaştı: Yugoslav Devlet Hazinesi o sırada İtalyan şehri Cattaro’da tutulmaktaydı ve savaştan sonra pek az kısmı memlekete döndü, çoğunu Gelli ve ortakları pay ettiler aralarında.
Bundan sonra CIA adına çalışmaya başladı fakat KGB ile de iş yaptı.
Böyle pis bir geçmişe sahib olan L. Gelli’nin denetimindeki "P-2 Locası" Locası"’nda, İtalya’nın en şeçkin entellektüelleri, siyasetçileri ve askerleri yeralmaktaydı.
Bir misal olsun, İtalyan Askeri Gizli İstihbarat Teşkilatı Başkanı General Guiseppe Santovito ile İtalya Gizli Servisi’nin -eski- Başkanı Albay Antonia Viezzer, Loca’nın bir azalariydiler.
1981 Mart ayında İtalyan polisi tarafından Licio Gelli’nin evi basıldığında "örgüt üye listesi"nin tamamı ele geçirilemiş olsa da, onlara ulaşabilecek birtakım vesikalara ulaşılabilmişti.
Bu vesikalardan birinde de İtalya’da -tıpkı bizim Solomon Demirel gibi- 7 kez başbakanlık, 33 kez de Bakanlık yapmış olan (sonradan örgüte üye olduğunu itiraf etmiştir.) Giulio Andreotti’nin ismi bulundu.
Bu vesikanın ortaya koyduğu başka birşey ise, G. Andreotti’nin "Order of the Temple of Jerusalem-Kudüs Tapınağı Tarikatı"nın ASKERİ KANAD ŞEFİ olduğuydu.
"P-2 Locası Locası", "Tapınak Şövalyeleri Tarikatı"nın bir kolu idi kısaca.
"Tarikat"ın, 1979 tarihli vesikaya göre, 9562 üyesi-şövalyesi vardı ve bunların 1000’i Amerikan 3000’ini de İtalyan idi. CIA -eski- Başkanlarından William Casey ve William Colby, ABD Vatikan Büyükelçisi William Wilson, (Kissenger’ın yetiştirdiği) ABD -eski- Savunma Bakanı Aleksandır Haig de "Şövalye" idiler.
"Tapınakçılar", İtalya’da "P-2 Locası" maskesi altında faaliyet göstermekteydiler.
Bu teşkilatlanma, İtalya içinde birçok suikast ve sabataju gerçekleştirmiş, binlerce insanın ölümüne sebeb olmuştu. Yolsuzluklara bulaşmış, teşkilata üye olan Kardinaller vasıtasiyle Vatikan ve Mafya arasında ilişki kurmuş, Vatikan’a ait bankalarda "kara para aklama operasyonları" gerçekleştirmişti.
"P-2 Locası"nin "33. Dereceye yükselmiş üyelerinden" teşekkül ettirilmiş bir "üst kurulu" da vardır ki bunun ismi de, "Monte Carlo Locası"dır.
İşte Henry Kisinger bu "Monte Carlo Locası"nın azasıdır.
"PRESTROYKA" VE KISSINGER
SSCB artık iktisadi olarak iyice çökmüş, ülkede açlık ve sefalet başgöstermişti.
Politbüro Şefleri birbiri ardınca geldikleri "Sekreterlik" makamında "ecelden"(!) ölüyorlardı.
Sıra Gorbaçov’a gelmişti.
Gorbaçov ise "Glasnost" diyordu.
Dünya üzerinde (150 senedir) sadece 11 şubesi bulunan Siyonist teşkilatların en tehlikelisi "B’nai B’rith", birden bire 12. şubesini hem de Moskova’da açmaya karar verir.
Tarih, Gorbaçov’un iktidara gelişinin beşinci yılıdır, 1989 Ocak’ı...
Hem bu açılışı yapmak hem de "ilişki" kurmak için "Trilateral Komisyon"un "as takımı" da Moskova’ya gider.
Başlarında David Rockefeller vardır heyetin.
Kapalı kapılar ardında görüşmeler yapılır, dışarıya, "Sovyetlere, dünya ekonomisine ortak olma teklifi"nde bulunduklararını hatta Dünya Bankası ve IMF’ye üye olunabileceğinin bile teklif edildiği söylenir.
Ardından da Gorbaçov’un "Prestroyka"sı ve Doğu Avrupa’daki "Demirperde devletleri"ndeki "bağımsızlık" hareketleri meydana gelir; SSCB’nin hiç sesi çıkmaz.
İşte bu giden heyetin içinde Henry Kisinger da vardır.
ÇEÇENİSTAN VE KISSINGER
Kısa bir süre sonra Gorbaçov iktidardan uzaklaştırılır ve yerine, ayyaş, sefih, fuhuş düşkünü "Ben, Allahsızım!" demekten başka hiçir hususiyeti olmayan Boris Yeltsin iktidara gelir.
CFR ve "Trilateral Komisyon"un, "Prestroyka"dan sonra geliştirdikleri "yeni doktrin", "BİRİNCİ TEHDİT: İSLAM!" olarak yerleştirilir.
Bunun "teorik kuramı"nda ise, "Kuzey ve Güney çatışması"ndan veya "bloklaşma"sının gerekliliğinden bahsedilmektedir.
Trileteral Komisyon’un kurucusu ve CFR’nin Kissinger ile birlikte en önemli "teorisyelerinden" biri olan -Yahudi- Zbigniev Brzezinski ise, "Yakın bir gelecekte savaş ve barış meseleleri, Doğu-Batı arasındaki askeri güvenlik meselelerinden daha ziyade, Kuzey ve Güney arasındaki ekonomik ve sosyal mevzulardan kaynaklanacaktır" demektedir bu günlerde.
Bu durumda ise, "Doğu ülkeleri" (ki burada Doğu’dan kasıt, "İslam" değildir tabii), Komünist ülkeler ile Avrupa devletleridir, bunların hepsinin "Kuzey" çatısı altında "Güney"e karşı bir "Birlik" teşekkül ettirmesi gerektiğini ifade edib, üstüne basa basa şunu ekliyordu:
"-Bu Birlik, kesinlikle anti-komünist olmamalıdır!"
Bunun altyapısı olarak daha evvelden "Trilateral Komisyon" kurulmuş ve bu "üçlü cephe komisyonu", ABD, Almanya ve Japonya finansörleri ittifağı olarak, "yakın gelecekteki bu birliğin" temellerini atmaya başlamıştı.
1989 Ocak’ında "Trileteral Komisyon"un Rockefeller ve Kissinger başkanlığında SSCB’ye yaptığı "ziyaret", işte bu "İttifak"a onu da dahil etmekden başka bir mana taşımamaktadır ve SSCB, "Prestroyka" ile bu daveti kabul emiştir.
Ama bir "sorun" vardır.
SSCB’nin "yıkılışıyla" birlikte Avrupa’daki "komünist devletler" bir bir "Liberalize" olmaya ve hatta "Avrupa Birliği"ne -ileride- alınmalarına yolaçacak kadar "demokrasi ve iktisadi rahatlığa" ererlerken, Kafkasya, Orta Asya’ya doğru kesimindeki bölgelerdeki "ayrılma ve bağımsızlık" hareketlerinin de başgösterme "sorunu" ortaya çıkabilirdi.
Nitekim, o gün devam devam eden "Çeçenistan Bağımsızlık Savaşı", bunun bir delilidir; peki bu "sorun"a karşı ne yapılmalıydı?
[Zbigniev Brzezinski, Çeçenistan Devleti ile Rusya arasındaki müzakereleri organize etmekte,A. Maşedov’un hususi temsilcisi ve geçenlerde, Zbigniev Brzezinski tarafından organize edilen toplantıya katıldıktan sonra Rusya’nın isteği üzerine tutuklanan Zakayev ile "hususi" görüşmeler yapmaktadır. Bu görüşmeler ise, -o an- "Şura Başkanı" olan Şamil Basayev tarafından "ihanetle" suçlanmıştı.]
Dünya eğer artık "liberalleşmeye" başladiyse, bundan Trans-Kafkasya’nın da nasibini alması gerekiyordu.
Ama, öyle olmamalıymış meğer!.
SSCB’dan sonra kurulan "Bağımsız Devletler Topluluğu" ile "Rusya Federasyonu"na, bu "sorun"a karşı nasıl bir strateji takib etmesi gerektiği de gösterilmeliydi ve gösterildi:
«- Orta Asya konusunda ABD ile Rusya Federasyonunun çıkarları birbirleriyle uyuşmaktadır. Orta Asya’da İslami radikalizmin yayılması halinde bu Ortadoğu’yu da etkiliyebilir. Bu açıdan, İslami radikalizm, ABD çıkarlarına aykırı olduğu gibi, en şiddetli bir biçimde Rusya’nın da çıkarlarına aykırıdır ve birlikte hareket edilmelidir.»
İşte, Çeçenistan’daki katliamın "fetvası" olan bu sözler, Henry Kissinger’e aittir!
BOSNA VE KISSINGER
Slobadan Miloşeviç ismini Bosna’da müslümanlara karşı giriştiği soykırım faaliyetiyle tanımaktayız.
Miloşeviç, 1983’de Yugoslavya’da "Beo Bank"ın Başkanıydi.
Bu banka, Yugoslav arabası "Yugo"nun ihracatiyle ilgilenmekteydi.
O tarihte ABD’nin Belgrad Büyükelçisi, Lawrance Eagleburger idi; bu zat ise "Kissinger yes-man’s3lerden birisidir.
Eagleburger, "Yugo"nun Amerika’da satımı için anlaşma yaptı; bu sebeble Miloseviç’le de ilişki kurdu.
"Yugo"nun ABD’deki satış işlemlerini ise, 1982’de hükümetteki görevlerinden ayrılıp "perde arkası" faaliyete geçmiş bulunan Kissinger’in kurduğu "Kissinger Associates" üzerine almış ve büyük bir kâr da elde eatmişti.
1990 senesinde Eagleburger, ABD Başkanı George Bush tarafından "Doğu Avrupa İşleri Koordinatörü" olarak tayin edildi.
Bu makam için bir fon kuruldu. Bu fondan "Doğu Avrupa demokrasilerinin güçlenmesine yardım" edilecekti. Kissinger’ın şirketi bu işlerden de "sebeblendi."
Yugoslavya’daki "demokratik kuruluşlara" yardım ise, "Milli Demokrasi Vakfı" tarafından organize edilecekti.
Bu vakıf, "Kissinger yes-man’s" olan Eagleburger’ın kontrölü altındaydı.
Vakfın "dağıtım işleri"nin başına da Carl Gersham getirildi. Gersham, ABD’deki yahudi derneği ADL’nin idarecilerindendi.
Vakıf, Sırbistan idarecilerine ve tabii ki Miloseviç’e, "teşkilat, teşkilat disiplini, kitleleri etkileme" hususlarında seminerler verdi.
Eagleburger’un ABD siyasetini (Doğu İşleri Koordinatörü’dür) şekillendirmeye başladığı ve Yugoslavya’nın "parçalanmaması gerektiğini" dikte etmeye başladığı günlerdir bu günler.
Bu günler aynı zamanda, "Yugoslavya’nın parçalanmamasını isteyen ABD"den "icazet" alan Miloseviç’in "Bosna-Hersek İslam Devleti"ne karşı katliama başladığı, ABD’nin "sessiz kaldığı" günlerdir; ABD’de bile gazetelerin bu durum "ahlaksız bir reel-politika" diye nitelenir ve Miloseviç ile "Kissinger’s yes-man"lar hakkında "Belgrad Çetesi" ifadeleri kullanılmaya başlanır.
Bush’un iktidardan ayrılmasından sonra Clinton döneminde Eagleburger görevinden ayrılır; ayrılır ama tesiri hala devam etmektedir.
Kissinger da "Clinton’u, Bosna’ya müdahale etmemesi için uyardığını" açıkça gazetelerde ifade eder. Sırplara hertürlü silah gelirken, Bosnalı müslümanların "sadece silah istiyoruz!" açıklamalarına, Kissinger, "Asla!" sözüyle (1995 Haziranı) cevab verir.
Bosna meselesi ve buradaki "siyasi iğrençlikler" uzun bir makale meselesidir fakat bilinmesi gereken, Bosna’da akan Müslüman kanının -ilk başta- sorumlusu; bunun yanında, Rusya’da B. Yeltsin iktidarı ile Yunanistan arasında buna Sırbistan’ın da dahil edilerek bir "ORTODOKS CEPHESİ"nin teşekkül ettirilmesinin de sorumlusu, Henry Kissinger’dir.
•••
Henry Kissinger, bizim buraya yazdığımız ve herkesin gördüğü ve "bu na vahşet!" diyerek seyrettiği siyasi hadiselerin arkasındaki adamdır.
Şunu açıkça söylemek gerekir ki, ABD’yi bugünkü ABD yapan, "dünya hakimiyetine" yönlendiren, bunun alt ve üst yapı teşekküllerini kuran, yani ABD’yi gerçekte idare eden tek adamdır o.
Alt yapı-üst yapı...
Bütün bu yazdıklarımız, "üst yapı" olarak ele alınırsa, onun "alt yapı"yı nasıl kurduğunu da göstermek gerekir.
"SINIRLI HARB" VE KISSINGER
Amerika’nın dünya jandarmalığının en önemli sacayağı, "hususî harb-sınırlı harb"tır.
Bu tarz harb, açıktan yapılmaz; gizlice sızarak, hatta meşru anlaşmaların hilafına meşru anlaşma yapılan devlet(ler) içindeki birtakım operasyonlardır.
"Hususî harb"ın, Pentagon tarafından muhtelif zamanlarda "Gayr-i nizami harb, sınırlı harb, ayaklandırmaları bastırma harekâtı, Kontrgerilla harbı, yabancı iç savunma, düşük yoğunluklu harb" olarak isimlendirilmiştir.
İsimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, "hususî harb", içinde psikolojik harbin de olduğu askerî veya askerî olmayan faaliyetleri ihtiva eder.
Amerika’yı bugünkü hâle getiren, gizli servislerinden (jeopolitik) nazariyelere kadar herşeyle ilgilenen, tabiatıyla "hususî harb"ı da "teori-pratik" hâlinde geliştiren Kissinger’dir:
"-Uzun menzilli, çok süratli ve hareketli modern silahlarla birlikte Amerikan topraklarının geleneksel ulaşılmazlığı da sona erdi. Birleşik Amerika’yı termonükleer silahlar tehdit ettiğine göre, bu tehlikeyi bizden uzak tutmak için savaşmalıyız. Global harb yerine, Birleşik Amerika’nın topraklarından uzakta, MÜTTEFİKLERİMİZİN ve DÜŞMANIN TOPRAKLARINDA YÜRÜTÜLECEK SINIRLI HARPLER STRATEJİSİNE GEÇMELİYİZ." (1)
Yine Yahudi bir kurum, Rockefeller Vakfı", Kissinger’in başkanlığındaki "Özel Araştırma Grubu"na hazırlattığı (1956-1958) ve 1958 yılında yayınlanan "rapor"da, "Amerika’nın seçenekleri" başlığında şunları söylüyordu:
"-Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de vardır. DOLAYLI SALDIRI adını verdiğimiz bu tehditler, içerden yapılmak istenen değiştirme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılari bazen iç harb şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reform hareketleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız, bu ve buna benzer akımları önlemek olmalıdır... Gerek bizim, gerekse komünist olmayan diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için, mahallî kuvvetler ve akımlar tarafından sıkışık durumda bırakılmış olan dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapmak zorunluluğunu duymalıyız. Bu zorunlulukla yapılacak askerî müdahale, ne KLASİK ASKERÎ STRATEJİYE UYMAKTA NE DE GELENEKSEL DİPLOMATİK MÜDAHALEYE BENZEMEKTEDİR. Bu askerî müdahalenin KENDİNE HAS BİR BİÇİMİ ve NİTELİĞİ vardır." (2)
Hususen II. Dünya Savaşi sonrasında başlayan "kendine özgü bir biçim ve niteligi" olan bu harb stratejisiyle, ABD, tüm dünyayı kendi "çıkar alanı" olarak görüyor ve tabiatiyla da, degişik yerlerde meydana gelen "çatışma/karışıklık harb"ları, kendi "İÇ GÜVENLİĞİYLE" irtibatlandırıp, müdahalede bulunmayı meşru sayıyordu.
J. F. Kennedy devrinde kurulan "Özel Grup", ki Kissinger yine başroldedir ve onun devrinde bunun ismi -ilginç!- "40’lar Meclisi"dir, 1962’de, müdahalede bulunma hakkını resmî bir metin hâline getirip, bizim MGK gibi bir kurum olan "Milli Güvenlik Konseyi"nin "Eylem Notası" hâlinde, "NSAM 182" koduyla 24 Agustos 1962’de yayimladı.
Bu resmî metnin ismi, "US Overseas Internal Defense Policy-ABD Denizaşiri İç Güvenlik Politikası"dır ve "OIDP" olarak anılır.
Bu ise, 1951 yılındaki bir kanunun degiştirilerek tatbiki hâle getirilmesinden başka birşey degildi.
1951 yilinda "Karşılıklı Güvenlik Andlaşmaları" kanun tasarısı Kongre’de müzakere edilirken, 101. maddeye tadil teklifi sunan Senatör Kersten, "Benim yapmış olduğum tadil teklifi; bu ülkelerde faaliyet göstermek amaciyla kurulmuş veya kurulacak yeraltı teşkilâtlarına yardım edilmesini önlemektir. Yapılacak yardımların amacı, bu ÜLKELERDEKİ HÜKÜMETLERİN DEVRİLMESİDİR!" diyordu ve bu madde de Senatörün teklifine uygun olarak degiştiriliyordu.
İşte Kissinger, "yardım yapılacak ülkelerdeki hükümetlerin bile devrilmesini sağlayacak"; "ABD topraklarını tehlikeden uzak tutmak için denizaşırı üslerin kurulmasını sağlayacak", "mahalli kuvvetler (gerilla/milis güçleri) teşkilandırılarak "dost ülke"nin kontrol dışına çıkmasını engelleyecek" ve böylece ABD’nin GAYR-I RESMİ SÖMÜRGELERİ OLAN DEVLET-ÇİKLER meydana getirecek olan "SINIRLI HARB TEORİSİ"ni kuran adamdır.(*)
NETİCE
Bunca yazılanlardan ve bu adamın yaptıklarının öğrendikten sonra söylenecek fazla birşey yok.
"Yapılacak" şeyler vardır.
Bu adam, çok zeki, çok faal, kendine olan güveni büyük, irade sahibi ve tuttuğunu -arkasındaki güçler sebebiyle- koparan bir karaktere sahip.
Devamlı üretmektedir. Fakat, planının ne olduğu aşikardır artık ve o planına hala sadık olarak faaliyete devam etmektedir.
Yapılması gereken, bu planı sekteye uğratacak FİKRÎ hali ortaya koymaktadır ki, bu "İBDA" olarak ortadadır.
Fakat bu tek başına yeterli olmamaktadır.
Bunun "hayata geçirilmesi" için, "bölgeye ve dünyaya" nasıl baktığına dair stratejilerin üretilmesi, bunun yoğun bir propaganda ile halka ve "tesirli yerlere" naklinin sağlanması, bu "stratejinin takibiyle nasıl bir fayda sağlanabileceğinin" ortaya konulması;
Herşeyin herc ü merc olduğu, devletlerin iç ve dış buhranlarla sarsılmaya başladığı, yıkılamaz denilen bloklaşmaların çatlamaya başladığı;
İslam ülkelerinin, üzerlerindeki SİYONİST KOMPLOYU GÖRÜP, buna karşı "silahlı mücadele" içerisine girmeye başladığı;
Ve daha da mühimi, Irak gibi, işgali-harbiyle bölgenin yeniden "haritalandırılacağı" bir meselede BÖLGE VE ÜLKE FAYDASININ hangi stratejiyi takip ile elde edilebileceğinin (ki, "Irak Savaşı"nın planlayıcısı Kissinger (ve adamları)dır.) basit ve tesirsiz "Savaşa Hayır!"ın dışında ortaya konulması gerekmektedir.
Bu eğer ortaya konulursa, değişik alternatifler halinde takip edilmesi gereken strateji empoze edilmeye başlanırsa, bunun "bir yerlerde" aksülamel bulacağından kuşku yoktur.
İşte Heinrich Albert Kisinger’ın ve Siyonizm’in yenilmesinin yolu!
Bu aynı zamanda -hayal değildir!-, Kissinger’in, bizde çok vahşi intibalar bırakan "Kartal Özel Tip Cezaevi"ndeki "tek tek"lerde, "Hakk’a ve Halka olan düşmanlığının" muhakemesi için bekletilmesinin de yoludur.
Hedefimiz bu!..
Bu "hedefe" nişanlı çalışmalıyız!
Notlar:
1) M. Fahri, "Amerikan Harp Doktrinleri", Yön Yay., 1966, s. 262
2) M. Fahri, a.g.e., s. 298.
(*) Bu hususta; "Tarihî, Hukukî, Siyasî Cihetleri ve (Jeopolitik)iyle BAŞYÜCELİK DEVLETİ -Arz’ın Halife’ye Hediyyesi Olan Kudret-" başlıklı, sitemizde yeralan çalışmanın, "III. Kısım: Dünya Kamu Düzeni Ve Siyonizm İlişkisi" bölümünde daha detaylı bilgileri okuyabilirsiniz.